28 Haziran 2011 Salı

Çatlamış fanus*

Beyaz Türklerin prensi Ertuğrul Özkök’ün, Mısır’daki göstericilerin kılık kıyafetine bakıp onları aşağılayan köşe yazısını okuyarak kahkahalar atan kadın, Tony Gatlif’in filmlerindeki, hiçbir yere ve hiçbir şeye ait olmayan kadınları andırıyordu. Attığı o kahkahayı, cinsiyetçi, ırkçı, popülist tüm gazete yazılarına efekt olarak iliştirebilecek bir teknoloji olsaydı keşke. Bunu ona söylediğim zaman gülümseyerek “bir toplum nasıl değiştirilir, düşündün mü hiç?” diye sordu.

Antropolog ve edebiyatçı olarak, toplumun nasıl değiştiğine ve değiştirildiğine dair elbette bazı fikirlerim var. Hatta bu aralar Başak Kıcır çevirisiyle Sel Yayıncılık’tan çıkan Anthony Elliot ve Charles Lemert’in “Yeni Bireycilik” adlı kitabındaki bazı önemli saptamaları da paylaşabilirdim onunla. Ama fena halde başım ağrıyordu. Ağrı kesicilerin işe yaramadığı bu baş ağrısıyla yaşamaya alışsam da, şiddetlendiği zamanlarda sessizlik ilaç gibi geliyor. Kadın, sanki düşüncelerimi okuyormuş gibi “Baş ağrısı mı? Hava almak için camı kırman gerek” dedi.


Benimle dalga geçtiğini düşündüm önce. Hangi camı kıracaktım? Camı kırmak ne anlama geliyordu?

Bir belediye otobüsünde karşılaştığım ve adını bile bilmediğim bu kadın, artık daha sık rastlar olduğum “yeni tür” insanlardan olsa gerek. Şaka yapmıyorum. Tıpkı yeni bir canlı türü gibi, yeni bir insan türü gözükmeye başladı. Devrimlerin, sanatın, felsefenin geçirdiği evrimle ortaya çıkan yeni bir tür… Daha çok küreselleşme karşıtı hareketlerde, hatta Tunus ve Mısır’da da karşımıza çıkabilen bu “yeni tür”ün, hastalanan dünyamızı iyileştireceğine ve tekrar dirilteceğine dair kehanetler zaten konuşuluyordu bir süredir. Şimdi bu kehanetlerin yavaş yavaş gerçekleştiğine tanık oluyoruz. Ama ne edebiyatta, ne de siyasette bu “yeni tür”ü keşfedenler, henüz çok az… Keşfedebilmeleri için, bir bataklık gibi onları kendi içlerine çeken “eski türler”e ait dillerden kurtulmaları gerekiyor.

Bu “yeni tür”ü, davranışlarındaki doğallıktan, özgünlükten, toplumsal duyarlılıklarını bireysel duyarlılıklarıyla örtüştürebilme kabiliyetlerinden, araştırmacı ve sorgulayıcı tavırlarından, neşeli ve gözüpek oluşlarından, temsiliyete inanmayışlarından tanımak mümkün. Ama bu “yeni tür”ün hayatta kalması, Deleuze ile Guattari’nin bahsettiği gibi, baskıcı modern kimliklerden “arzulayan göçebeler” olarak sıyrılmayı başarabilmelerine bağlı. Sıyrılamadıkları zaman, sanki bir fanusa kapatılmış gibi hissederler kendilerini. O fanusun camını, kafalarını vura vura kırmak isterler. Belki de kadın “camı kır” derken nefes almamı engelleyen o fanustan bahsediyordu. Camı kırarak kapatıldığım o fanusun içinden, televizyon izler gibi izlediğim hayata karışmamı istiyordu, kim bilir…

İçine hapsedildiğimiz fanus, renkli rüyalar gördürürerek, balık hafızalı bireylere dönüşmemize neden olur genellikle. O rüyalar sayesinde, bedenimizin, emeğimizin bize ait olduğunu sanırız. Ama bize ait olduğunu sandığımız şey, aslında bize gösterilen rüyalardan başka bir şey değildir. Neo-liberallere göre, her birey tercihlerinde özgürdür. Ama gününün büyük bir kısmını, karnını doyurmak için çalışmakla geçiren kişinin ne kadar özgür olabileceği sorusunu duymazlıktan gelirler. Yoksulluk, bir tür beceriksizlik, doğal bir felaket ya da lanet olarak gösterilir. Onlar için yardım geceleri düzenlenir, seçim zamanlarında oyları için sadakalar verilir. Devlet ve sermaye sahipleri, gösterişli aktivitelerle vicdanlarını toplumun gözünde aklama yarışına da girerler zaman zaman. Hayırsever işadamlarına verilen devlet nişanları, toplanamayan vergilerin nişanıdır bir bakıma. Eğer işçi ve memurlardan vergi alınırken gösterilen titizlik, sermaye sahiplerine karşı da gösterilebilse, işadamlarının hayırseverliğine kalır mıydı okul, hastane yapmak?

“Yeni tür” insanlar, hapsedildikleri fanusları kırıp, gerçek havayı soludukları, gerçek rüyalar gördükleri, hazzı ve acıyı aracısız yaşadıkları için, ne olup bittiğinin farkındadırlar her zaman. Çünkü “muhafazakâr tür” gibi, geleneklere sığınmayı düşünmezler hiç. Çünkü o sığınmanın, gelenekleri tehdit eden her tür değişimle savaşmak anlamına geldiğini ve o savaşın, arzulardan ve dolayısıyla hayattan tiksinmeye neden olup, insanın içine nefret tohumları ektiğini bilirler. Liberal tür gibi, dünyayı değiştirmek yerine, değişen dünyayla uyumlu olmak için kendilerini değiştirmeye çalışarak, benliklerini yapboz tahtasına çevirmeyi ya da “Mutlu Olmanın Yolları” gibi kitaplardan çare ummayı da anlamlı bulmazlar. “Yeni Bireycilik” adlı kitapta da yazdığı gibi, bu uyum çabasının, televizyonlarda kadınlar için “diyet yap, seksi giyin, saçını boyat ve yüzünü gerdir” propagandasıyla, insanın sadece iç dünyasını değil, bedenini de bir yapboz tahtasına dönüştürdüğünün gayet farkındadırlar.

Belediye otobüsünde gördüğüm o kadının, ne iç dünyasıyla, ne de bedeniyle bir sorunu vardı. Kendisini mutlak kimlikler içerisine hapsetmeyerek, bedenini ve ruhunu birbirinden ayırmaksızın hayatı doyasıya yaşadığı belli oluyordu tavırlarından. Bu “yeni tür”ün de sorunları var mutlaka. Ama araştıran ve sorgulayan yanlarının, yaşadıkları sorunlarla mücadele etme yöntemlerini de geliştirdiğini, yaşamın pek çok alanındaki direnç noktalarında görmek mümkün.

Bu “yeni tür”ün talep ettiği edebiyat, sanat, felsefe ve siyaset arasındaki ortak noktalar ve kesişmelerde, geleceğin haritasını da görebiliriz. O haritada, doğrusal tek bir çizgiye, mutlak herhangi bir şeye ya da egemen herhangi bir sınıra rastlamayacağımızdan eminim. Daha çok karnavalı andıran bir hayat vaat ediyor o harita. Bütün mesele, o haritaya bir nokta olabilmekte. O noktanın her an silinebilecek bir nokta olacağını bilerek…

O kadının kahkahası, içine hapsedildiğim fanusun camını çatlatmış olmalı ki, baş ağrımın yerini, baş dönmesi aldı… Temiz havanın yan etkileri…


*  Bülent Usta, 9 Şubat 2011, Birgün

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder