“İstanbul'a gitme! Daha önce oraya gidenlerden de duymuştum bunu: Hiçülke... Pahalı, aşırı bir polis gözetimi - yabancılardan hoşlanmıyorlar, her şey için bir iznin olması gerekiyor.” 1957 yılında Ginsberg’e böyle anlatıyor Burroughs Hiçülke’yi. Bir de 1958 yılında çizilen Şirinler’in “komünist” olduğu iddia edilen şirin kasabası var. Bugünlerde ise herkes gibi gençliğimizi de bir Gargamel tedirginliği sardı…
30 Haziran 2011 Perşembe
28 Haziran 2011 Salı
Burroughs savunması ve şeytanın avukatlığı*
William Burroughs’un Yumuşak Makine’sine karşı açılan bu anlamsız dava ve gerekçe olarak gösterilen Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunun raporu gündeme düştüğünden beri söylenebilecek pek çok şey söylendi aslında. En başta Sel Yayıncılık’ın açıklaması davanın muhteviyatına ilişkin yeterince şey söylüyordu zaten. Ancak tüm tepkilerin ardından ben yine de şeytanın avukatlığını yapmak gerektiğini düşünüyorum.
Çatlamış fanus*
Beyaz Türklerin prensi Ertuğrul Özkök’ün, Mısır’daki göstericilerin kılık kıyafetine bakıp onları aşağılayan köşe yazısını okuyarak kahkahalar atan kadın, Tony Gatlif’in filmlerindeki, hiçbir yere ve hiçbir şeye ait olmayan kadınları andırıyordu. Attığı o kahkahayı, cinsiyetçi, ırkçı, popülist tüm gazete yazılarına efekt olarak iliştirebilecek bir teknoloji olsaydı keşke. Bunu ona söylediğim zaman gülümseyerek “bir toplum nasıl değiştirilir, düşündün mü hiç?” diye sordu.
Antropolog ve edebiyatçı olarak, toplumun nasıl değiştiğine ve değiştirildiğine dair elbette bazı fikirlerim var. Hatta bu aralar Başak Kıcır çevirisiyle Sel Yayıncılık’tan çıkan Anthony Elliot ve Charles Lemert’in “Yeni Bireycilik” adlı kitabındaki bazı önemli saptamaları da paylaşabilirdim onunla. Ama fena halde başım ağrıyordu. Ağrı kesicilerin işe yaramadığı bu baş ağrısıyla yaşamaya alışsam da, şiddetlendiği zamanlarda sessizlik ilaç gibi geliyor. Kadın, sanki düşüncelerimi okuyormuş gibi “Baş ağrısı mı? Hava almak için camı kırman gerek” dedi.
Özgünlüğün Politikası ve ana haber bülteni gibi düşünmek

“Elimizde tuttuğumuzu sandığımız nesne, izleyebileceğimizden çok daha büyük bir hızla elimizden uçtu; tam elimizde olduğunu sandığımız anda kendini dönüştürdü ve önümüze geçti. Artık içinde seyahat ettiğimiz ülkeyi tanıyamaz, hakkında bir şey düşünemez olduk. Önümüzde uzanan yol, giderek genişledi ve sonsuz biçimde uzadı. Bu yüzden, kendimizi, sona ulaşamadan yorduk; daha fazla zevk aldıkça, mutluluk da bizden o kadar fazla uzaklaştı. [Emile, Jean-Jacques Rousseau] ”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)