5 Haziran 2012 Salı

Modern şehir Auschwitz: Toplama kampı olarak gündelik hayat

Henri Lefebvre'nin Gündelik Hayatın Eleştirisi'nin birinci cildinden:

Almanya'daki toplama kampları üzerine ilk belgeler geldiğinde sert bir dehşeti gösterdiler: İnsan yakma kazanları, deli bakışlı canlı cenazeler, kemiklikler, devasa ceset yığınları. Röportajlar, fotoğraflar, sonra da filmler, bütün “nesnel” -ama toplama kampı dünyasının dışındaki- tanıklıklar bu ilk izlenimi güçlendirdi: Bizim deneyimimizin dışındaki, Batı uygarlığının ve bütün uygarlıkların dışındaki canavarlıklar ortadaydı.

O zamandan beri, hayatta kalanlar geri döndüler. İçlerinden bazıları gördüklerini ve hissettiklerini anlatmaya çabaladı. Zihinleri en berrak olanlar anılarını biraraya getirmekte, bir ipucu bulmakta, deneyimlerine belli bir birlik vermekte hissettikleri aşırı güçlüğü fark ettiler. Fiziksel tükeniş anılarını azalttı; ıstıraplar duyarlılıklarını köreltti; dehşete alıştıkça, dehşet onlar için sıradanlaştı.


 
Bilinçli tanıklar soruyu sormaktadır: “Neden?” Tatmin edici bir cevap bulamamaktadırlar. Toplama kampları yok etme kampları mıydı? Ama mahkûmları kitlesel olarak kurşuna dizmek daha basitti. Çalışma kampları mıydı? Ama iş verimliliği gülünç düzeydeydi... Öyle ki bu biricik deneyimin, bu savaşın en tuhaf, en devasa deneyiminin (çünkü 20-25 milyon kişi kamplara sürülmüştü) anlamı henüz açığa çıkmamış gibidir.


11 Mayıs 2012 Cuma

"Su yasaklanabilir ama susuzluk asla"

10 Şubat 2010 tarihinde Kağıthane’de boynunda poşuyla yürürken gözaltına alınan ve 25 ay tutuklu kaldıktan sonra geçen celse tahliye edilen Cihan Kırmızıgül'e toplam 11 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

10 Şubat 2010'da o bölgede bir markete molotof atılmış, 22 yaşındaki Cihan Kırmızıgül de zanlı olarak gözaltına alınmış, ardından ise tutuklanmıştı. Gözaltına alındığında tutanak tutan polisler davada ifade verirken molotof atan kişinin Cihan olup olmadığından emin olmadıklarını söylediler. Gizli bir tanık da 3. duruşmada olay sırasında gördüğü şahsın o olmadığını belirtti. Boynundaki poşudan başka hiçbir delil olmadan 25 ay tutuklu kalan Kırmızıgül, davanın geçen celsesinde tahliye edilmişti. Savcı Kırmızıgül'e 45 yıl hapis istemişti.

***
Eduardo Galeano'nun Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri'nden: 

Sistem

Makine gençlerin izini sürüyor: Onları içeri tıkıyor, onlara işkence yapıyor, onları öldürüyor. Gençler onun iktidarsızlığının canlı kanıtları. Onları kovuyor: Onları insan eti ve ucuz kol gücü olarak yurtdışına satıyor. Kısır makine, büyüyen ve hareket eden her şeyden nefret ediyor. Tek yapabildiği hapishanelerin ve mezarlıkların sayısını arttırmak. Mahpuslardan ve cesetlerden, muhbirlerden ve polislerden, dilencilerden ve sürgünlerden başka bir şey üretemiyor.
Genç olmak bir suç. Gerçeklik her gün, şafak vakti bu suçu işliyor; tıpkı her sabah yeniden doğan tarihin yaptığı gibi.
İşte bu yüzden gerçeklik ve tarih yasak.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Dünya halkları, hepiniz zehirlendiniz!

Aşağıdaki videolar Burroughs'un Nova Ekspresi'nden pasajlar eşliğinde Andre Perkowski tarafından yapılmış bir film çalışmasından. Nova Ekspresi'nin ilk sayfalarında, "Nova Tertibini" ifşa etmeye girişen Burroughs şöyle sesleniyordu: "Dünya halkları, hepiniz zehirlendiniz." 


Zehirlenme benzetmesi, aslında modern edebiyatta, özellikle romanlarda sıklıkla görebileceğiniz bir şeye dayanıyor: Bireyin kendi yaşam deneyimi ile toplumsal hayatın ya da tarihin akışının çakışmasına. Burroughs için kendi yaşadığı uyuşturucu deneyimi, tüm toplumun damardan değilse de gözlerden, kulaklardan alınan uyuşturuculara bağımlılığından bağımsız ya da farklı değildir. Nova Ekspresi bu bağımlılıklardan kurtulmaya yapılan bir çağrıdır. (Sanıldığının aksine Burroughs, ölene kadar bağımlılığını sürdürmüş biri değildir, kitapta da bolca adı geçen ve bir metafor olarak da kullanılan apomorfin, henüz 60'ların sonunda bağımlılık tedavisi için kullandığı bir ilaçtır. Ona göre tüm toplumun apomorfine ihtiyacı vardır.) Derdi "bağımlı" ve bu nedenle kontrol altındaki insanlardır. İfşa ettiği "Nova Çetesi" suçluları, toplum, devlet ve kültürü temsil eder. Burroughs için en güçlü denetim aygıtı da "Bilinçaltı Çocuk" dediği kültür, belki de daha doğrusu popüler kültürdür. 

12 Mart 2012 Pazartesi

Çadırdan kefenler, AVM'lerden mezar taşları

Dün gece İstanbul Esenyurt'ta 12. Cadde üzerindeki Marmara Park alışveriş merkezinin inşaat şantiyesinde işçilerin yatakhane olarak kullandığı çadırlarda çıkan yangında 11 işçi hayatını kaybetti.

Aslında blogumuzda haber vermek adetimiz değil. Gel gör ki medya, olayı nasıl verirsek ekonomimiz açısından iyi olacak diye hesap-kitap yapmakla ve içinden çıkamamakla meşgul olacak ki, haberlerin yüzde 80'ini işgal eden şehrimiz İstanbul'da, "modern hayatın sembolü" AVM'lerin birinin inşaatında 11 insanın yanarak ölmesinde pek haber değeri görmedi! Tıpkı Adana'daki Gökdere Köprü Barajı inşaatında ölen işçilerin de pek gündem olmaması gibi. Haber olarak geçildiğinde ise AVM'yi inşa eden şirketlere değinilmiyor tabi ki, tıpkı Baraj katliamına (ya da "kazasına") değinilirken Sabancı Holding'in konu edilmemesi gibi. Ve olsa olsa yanmaları haber oluyor, oysa yarın içinde insanların gezip eğleneceği ve pek tabii ki tüketeceği modern yapıyı inşa eden işçilerin yangında ölmelerine yol açan şey kış ortasında çadırda kalmaları. Kendisi de o çadırlarda kalan vinç operatörü Abbas Mendi'nin dediği gibi, "Türkiye şartları hep böyle." Bu olay tabii ki konuşulacak, belki birkaç sorumlu da bulunacak, ama üzerinde pek durulmayacak yanı da bu. Oysa bütün AVM'ler ve vitrinlerindekiler aynı vahşi düzenin ürünü; aynı şartlarda pek çok inşaat ve atölye var. Esenyurt'ta bir "kaza" söz konusuysa, o da kanın gözümüze sıçraması. Biz ise sadece öleni konuşacağız ve ne yazık ki unutacağız. Çünkü, Paul Connerton'un Modernite Nasıl Unutturur'da anlattığı gibi AVM'lerin sembolü olduğu "Şeyleşme sürecinin tamamı bir unutma süreci," ve "gazeteler, belleği güçlendirmek bir yana bellek kaybına neden oluyorlar."

9 Mart 2012 Cuma

Modernite Cehennemi

"Filmi de var" ya da "kitabı da var" yaklaşımının dışında da kitaplarla film ya da diziler birlikte iyi gidebilir. Birlikte iyi gidecek bir kitap ve bir dizi önerelim: Modernite Nasıl Unutturur ve Hell On Wheels.

Paul Connerton kitabında modern yaşamın bir hastalığı olarak bellek yitimini, modern kapitalizmin neyi, neden ve nasıl unutturduğunu ilgi çekici örneklerle inceliyor. Hell on Wheels ise unutulmuş, daha doğrusu başka türlü ezberlenmiş bir tarih kesitini çarpıcı bir biçimde anlatıyor. Kuzey-Güney savaşının köleliği ortadan kaldırdığını ve demokrasi getirdiği masalını bir köşeye bırakıp, ülkenin dört baştan nasıl "demir ağlarla örüldüğünü" anlatıyor. 

"Hegel, gazetenin modern bir ritüel olarak işlev göreceğini öngörürken, Benjamin’e göre gazeteler, belleği güçlendirmek bir yana bellek kaybına neden olurlar." Connerton’ın Modernite Nasıl Unutturur adlı kitabında belleğimiz üzerindeki etkilerini incelediği şeylerden birisi anıtlar gibi semboller, bir diğeri ise yazılı ve görsel medya. Hell on Wheels dizisinin (ve ABD tarihinin) cevval burjuvası Thomas Durant’ın gazeteleri ve sembolleri kullanmak konusundaki tutumu ise şöyle:



8 Mart 2012 Perşembe

Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu'ndan*

"Bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar-kafalı, sorumlu, heyecan arayan  dişilere,  hükümeti  yıkmak,  para  sistemini  bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve eril cinsi yok etmekten başka çare kalmıyor.

Artık erillerin (hatta dişilerin) katkısı olmaksızın üremek ve yalnızca dişiler üretmek teknik olarak mümkün. Hemen bunu yapmaya başlamalıyız. Erilleri muhafaza etmemiz için üreme gibi müphem bir amaç bile yoktur. Eril, biyolojik bir kazadır: Y (eril) geni tamamlanmamı ş bir X (dişi) genidir yani tamamlanmamı ş bir kromozomlar serisidir. Başka bir deyişle eril eksik bir dişidir, daha gen aşamasında yaşamına son verilmiş, ayaklı bir kürtaj. Eril olmak kifayetsiz olmak, duygusal olarak sınırlı olmak demektir; erillik bir noksanlık hastalığı, eriller de duygusal sakatlardır.